17 Mart 2014 Pazartesi

Vişne Likörü

Tevfik bey, avluya girince soluklandı, mendilini çıkartmak için bastonunu koluna taktı. Cebinden keten mavi mendili çıkartıp alnında biriken terleri hafiften sildi. Güneş iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamıştı. Ayağındaki beyaz delikli kumaş ayakkabılarına, kolalı kısa kollu beyaz keten gömleğine rağmen terlemişti. Yaz kış fanilasını çıkartmazdı, en son istediği şey üşütüp hastalanmaktı. Kadim dostunun Yunanistan'dan getirdiği beyaz fötr şapkası  günlük yürüyüşlerinin ayrılmaz bir parçasıydı.
Apartmanın altındaki berber dükkanından fırlayan Ömer kaptığı gibi hasır tabureyi soluklanması için Tevfik beye seslendi ve aynı anda da içeriye çırağına dönüp hafif kızgın bir tonda kahvelerini hazır etmesini istedi. Bu bir ritüeldi, hergün yürüyüşten dönen Tevfik bey, berber dükkanında sade kahvesini yudumlar, yanında da bir bardak buz gibi su ile kaşığında damla sakızı hazır olurdu. Sokakta oynayan çocukların haylaz ve neşeli sesleri karışırdı konuşmalarına. Araba geçmezdi 1330 sokaktan, çıkmaz sokaktı, sessiz bir köşeydi. Yan apartmanın altındaki çiçekçi Remzi de gelir katılırdı bazen bu sohbete.
Her seferinde Tevfik bey hanımının evde beklediğini bahane eder ve kalkardı sohbetten.  Apartmandan içeri girdi, o tanıdık limon kokusu ve serinliği içine çekti . Tevfik bey bastonu elinde merdivenlerinden ağır ağır çıkarken o gün öleceğini bilmiyordu.
Çok prensipli ve bir o kadar da dakikti. Hayat hep onun yeme içme, yatma ve diğer rutinleri etrafında dönerdi. Zerrin hanım alışmıştı buna, aynı saatte hatta aynı dakikalarda hep aynı şeyler, onun için rutinden çok monoton. Çevirdi anahtarıyla açtı kapıyı Tevfik bey, mutfakta önünde önlüğü Zerrin hanım öğle yemeği hazırlıyor, telaşsız, emin hareketlerle. Şöyle bir dönüp baktı kocasına, kuru bir hoşgeldin geveledi ağzında ve düşündü ne zaman bu kadar yabancılaştığını bu adama ve nefretin beynini nasıl böyle ele geçirdiğini.  Kuruladı acele acele ellerini önündeki önlüğe ve buzdolabına yöneldi. Yine kaçamak bir bakış fırlattı kapıda terliklerini giyip, odasına doğru giden adama.  Evin panjurları inik, açık pencerlerden içeri meltem esiyor , bu yaz günü öğle saatinde mutfağı bir vahaya çevirmiş.  Yine de boncuk boncuk terlemiş Zerrin hanım, mutfağın sıcaklığı mı onu terleten yoksa birazdan yapacağı işin ağırlığı mı ?
Gri rengi atmış bir bermuda ve pipo yanıklarından delik bir atletle ayağındaki terlikleri sürüye sürüye geldi salona Tevfik Bey . Oturdu koltuğuna , o da yanıklarla dolu pipodan. Yere atılmış gazetelerden birini açtı , saatine baktı, tam ağzını açacaktı ki Zerrin hanım göründü salonun kapısında. Duraladı bir an, bişey söylemek istedi vazgeçti. Tam zamanında gelen vişne likörünü aldı tepsiden Tevfik bey. Her sene bahçeden gelirdi vişneler, kasayla, Zerrin hanım şerbet yapar, bekletirdi bir yıl ikram etmeden ki, şerbet liköre dönsün, kekremsi tat iyice yerleşsin, içenin tadı damağında kalsın. Öğle yemeği öncesi bu da bir ritüeldi işte, karı koca oturup karşılıklı  likör içerlerdi. Ne zamandır Zerrin hanım suskundu , konuşmadıkları ne varsa içine ata ata kendi kendine beslemişti nefretini.
Tevfik bey kiremit rengi kristal bardağı şöyle bir ışığa tuttu ve biraz koyu olduğunu vurgulayıp, bir yudumda içti hepsini. İçini bir sıcaklık kapladı, sonra bir soğukluk. Elini boğazına götürdü, sonra karısına uzattı , gazete düştü diğer elinden.. Boğuk tanınmaz sesler çıkardı, hiçbir şekilde kıpırdıyamadı. Gözlerindeki, şaşkınlık, korku, yardım isteği birbirine karıştı. Elini bir daha boğazına 

götürdü, sanki çıkartmak ister gibi birşeyleri ve sonra tekrar uzattı son bir gayretle Zerrin hanıma. Karısının Gözlerindeki acı pırıltıyı gördü, kızına attığı tokatın ertesinde bavulunu alıp, bir daha dönmemecesine evden çıktığı an görmüştü aynı bakışı . Anladı herşeyi ve gözlerini bir daha açmamak üzere kapattı. Kafası düştü, havadaki eli de.
Karanlıktı çok karanlık, sokak lambasının salona dolan donuk ışığı dışında zifir karanlıktı ev. Zerrin hanım kaç saattir böyle koltuğun ucunda, her an kalkacakmış gibi oturduğunu hatırlamıyordu. Elleri tepsiyi sıkmaktan morarmış, yerde koyu bir leke, vişne likörü dökülmüş, bardak yan yatıyor halının üstünde, içerden bir yanık kokusu.

Kapıda bir tıkırtı, biri kapıyı açmaya çalışıyor sanki. Arkadan boğuk sesler geliyor kulağına. 
Yanık kokusuna geldi konu komşu diye düşünüyor Zerrin hanım ve yerinden kalkıp açıyor kapıyı yeni bir başlangıca.

4 Mart 2014 Salı

Yüksek Ökçeler

Yürümesini bilene yakışır yüksek ökçeler..
Bilmeyen takılıp düşer, tökezler..
Yürümek de tecrübe ve bilgi ister. Öyle herkesin harcı değildir, bir dengedir . Hayranım her adımı bir öncekinden daha keyifli, adeta çıplak ayakla parmak ucunca yürür gibi rahat yürüyen hatunlara.
Ben yüksek ökçeli bir ayakkabı giyeceksem bir gün önceden bir telaş alır beni. Acaba nasıl yürüyeceğim? Poposu dışarda kafası önde tavuk misali mi, sağa sola yalpalaya yalpalaya yürüyen bir kaz gibi mi?
Hadi itiraf edelim, amacımız sadece zarif ve şık olmak değil, seksi bir yanı da var bu ökçelerin. Dikkat çekelim istiyoruz.. Kendimizi gösterme çabası ..işte ben burdayım, bakın , beni görün.. İyi de dikkat çekelim derken adım atmayı beceremeyip komik duruma düşmek de var.. Giymesem mi acaba ? Yine dolgu topukları mı giysem, yok yok en iyisi babetlerim ... Önemli olan ne giydiğim değil ki, önemli olan benim nasıl hissettiğim ve nasıl taşıdığım... Zariflik ve seksilik sıfatlarının yanına kendine güven de gelmeli.
Tamam giyeceğim son kararım, tavuk ya da kaz olmak değil amacım, bir tavuskuşu edasıyla dik, vakur ve kendine güvenle yavaş adımlar atarım..
Beyaz bembeyaz, ince burunlu, altları kan kırmızı, yüksek ökçeli bir ayakkabı ayağında. Her adım atışında parkede ahengli bir tıkırtı. Buz mavisi bir kotun altında zerafet ve seksapel akıyor kadından.
Kahvesini alıyor, uzun uzun, salına salına yürüyor kafenin dibine doğru, hiç tökezlemeden, her adımı bir öncekinden daha hızlı...
Son kararım, dolgu topuklarımı giyiyorum bu akşam ! Konu kapanmıştır...

22 Şubat 2014 Cumartesi

İlk ayrılık

Hayal edebiliyorum annemi...
Evin içinde odadan odaya dolaşıyor.. Etrafı topluyor.. Telaşlı ve düşünceli bir hali var.. Salona geliyor, düzgün duran gazeteleri yine de düzeltiyor, koltukların üstünde toz var gibi eliyle silkeliyor, yastıkları patpatlıyor.. Odama geçiyor tekrar, masamın üstündeki eşyaları tekrar düzenliyor, odanın ortasında etrafına bakınırken telefon çalıyor. Ayağındaki terliklerin tıkırtısına aldırmadan bir koşu yetişiyor telefona.. Babam ! Annemin suratı biraz hayalkırıklığı biraz da merak dolu. "Halen haber yok mu ? " Diyor babam, "yok" diyor annem , "tamam haber gelince beni hemen ara" diyen babamın sesi ve telefon kapanıyor. Annem bir süre "şimdi n'aapsam"der gibi bakıyor ve mutfağa geçiyor. En iyisi bir çorba kaynatayım diye düşünüyor. mekanik hareketlerle başlıyor mutfakta bir oraya bir buraya gidip gelmeye. Boş gözlerle çorba tenceresinde çeviriyor kaşığı. Birden telefonun sesiyle irkiliyor, koşarak açıyor. "Anne selam, ben vardım, merak etmeyin" diyen sesim ve annemin gözlerindeki ışık değişiyor "tamam kızım, aman dikkat et" diyor.
Hayal edebiliyorum o andaki rahatlığı, iç sesindeki huzuru ve aynı zamanda da tekrar başlayan merakı. Hayal edebiliyorum, şimdi naapıyo, rahat mı, birşeye ihtiyacı olacak mı diye kafasından geçen yüzlerce düşünceyi.
Hayal edebiliyorum ... Çünkü bu sabah oğlumu ilk kampına uğurladım.. İlk kamp, ilk ayrılış ..

14 Şubat 2014 Cuma

Bir varmış bir yokmuş

Kim demiş masallar küçükler içindir diye .. Önceki akşam, beni benden alıp Altay dağlarına, Acem ovalarına, Helm diyarına götüren masallar dinledim.. Doyamadım, tadı damağımda, müziği kulağımda, hayalleri gözlerimde kaldı... Bir dans salonu, Galata'da , insanlar geliyor geliyor peş peşe, bitmiyor, salon tıkış tıkış doldu, yerlerde, taburelerde oturanlar, ayakta duranlar, kimse şikayetçi değil.. Herkesin gözü kulağı masalları anlatmak için bizimle bu tılsımlı geceyi paylaşacak Judith, Nazlı ve Hamit'te .
Kim demiş masallar küçükleri uyutmak içindir diye.. Önceki gece beni uykumdan uyandıran, gözlerimi açan, yaşamıma anlam katan, ruhumu besleyen masallar dinledim. Kimi zaman bir civciv, beyaz bir tilki oldum, kimi an geldi dağın birinde tek başına kulübesinde yaşayan genç adam oldum ya da dünyaya ve bilinmeyene aç Moşe gibi çıkıp kapılardan gider oldum. Masallar mesel oldu aktı içime, ruhumu besledi, zihnimi açtı.
Bir kez daha düşündüm yüzyıllardır varolan masal geleneğini, masallardan bize geçenleri ya da aktarılmak istenileni.. O zaman anladım, gerçekleri başka yerde aramayın, masal dinleyin, masal öğrenin ve çocuğunuza anlatacağınız masalları bir de içine girerek okuyun, işte orada bulacaksınız herşeyi, hayatın ta kendisini.
Masal bir ayna, bakmasını ve görmesini bilene ....

11 Şubat 2014 Salı

Kış

Kış soğuktur .. Hem soğuk, hem sıcaktır .. Kar ayazdır, iliklerine kadar üşürsün.. Sarınırsın şalına, paltona, yine de üşürsün. Kış sıcaktır, sobada odun, çıtır çıtır yanar, hele bir de ayağında kalın patikler varsa sıcak sıcacıktır .. Kupada sahlep, elinde kitap, bir battaniye altında kış keyiftir .. Kış eziyettir, yağmur, çamur, yollar berbat, üstün başın batar, araban kayar zor kurtarırsın.. Kış ölümdür kimileri için, çaresiz bi bekleyiştir, karın kapadığı yolların açılacağı güne kadar idare etmektir.. İdare edemedi, bekleyemedi, küçük küçücüktü, takatı yetmedi, 3 yaşındaydı sadece.. Bir adam, bir baba, omzunda taşıdı bir çuval içinde , boyu kadar karın içinde bir insanın zor geçtiği patikada, son yolculuğuna .. Oysa kış geçicidir ..  Bekleyemedi, küçüktü, küçücüktü, kalıcı bir ateş düştü ocağa kimseyi ısıtmayan ..

5 Şubat 2014 Çarşamba

45 lik plak

Düşünceler Kafamda dönüyo, kafam da dönüyo .... İçimden geçenler öylesine çok ki, içince geçenler daha da çok ... Kalmak mı daha zor gitmek isteğini bastırmak mı ? Yapmak istediklerimi yapamamak mı yoksa yapılacaklara yetişememek mi daha çok koyuyo bana... Okumak istediklerim, gitmek istediğim yerler, biriktirmek istediklerim, hayallerim, özlemlerim, varmak istediğim yerler bir yanda , diğer yanda ipleri başkası tarafından çekilen gerçek somut hayatın ta kendisi... Her gün yapılacaklar listesine bir ton madde eklenirken, oraya buraya "oku bunu" , "araştırmalıyım" notları alırken, kendine odaklanmak yerine her zaman başkalarının isteklerine yönlenmek... Kararsızlıklarım, huysuzluklarım, hayalkırıklıklarım bundan, ne tarafa gitmem gerektiğini bilememekten. Seçtiğim yönden korkuyorum, saatler, günler geçiyor ben 45 lik bozuk plak gibi dönüyorum, aynı parçaya aynı sözlere takılı çalıyorum.. Oysa Söyleyecek çok sözüm,  anlatacak çok hikayem var. Başlamak yolun yarısıdır der babam... Evet yolu yarıladığım bir gerçek ama birşey başarmış da değilim, tamamlamaya da yaklaşmış değilim. Şu yazıyı bile yazarken 3 kez yukarıya ağlayan kızımı uyutmaya gitmem, 15 kez de rekorlar kitabı okuyan oğluma cevap vermem gerekti. Aklımdakiler de uçup gitti.. İpler başkasının elinde ... Korkarım elime aldığımda da artık aklımdakiler zaten hiç var olmayacak ...

29 Ocak 2014 Çarşamba

Bir çeşit av

Yine mi diye düşündüm, bu sefer doğru zaman değil, tam da tatil! Heryere bulaşmış .. Kafamdan geçenlere bakıyorum, yeter diyorum, yapabileceğim hiçbirşey kalmadı artık. Sarı renk her yerde, yoksa olamaz evet salon koltuğumda da ! Tuvalet kağıdı rulosu ve içinden taşan ortasına sıkıştırılmış sümüklü kağıt parçaları, sığmayanlar da etrafa saçılmış durumda. Başlıyorum evde sümük avına. Önce oturma odasındaki artıklar karşılıyor beni, sonra benim tuvaletteki çöp taşmış. Sümükşü kağıt toplama yarışı yapsak evde ne orijinal bir aktivite olur diye düşünüyorum. Olamaz ! Merdiven boşluğuna da atılmış, yok artık ! Ne zaman kesilecek bu? Acaba burnunu tıkasam mı oğlanın? Burun tıkacı, şarap tıpası gibi.. Suratlar çizerim tıpaların üzerine, gülen yüz, kızgın yüz! Reklamı da buldum : "Akan sümükleri durduruyoruz, resimli sümük tıpaları".. Vay be ! Dahiyane bir buluş bence ! İyi satar bence, eczanelerin vitrinini hayal ediyorum bir an .. O sırada derinden gelen bir hapşırık hayallerimden çekip çıkartıyor beni, koşarak bir kağıt yetiştiriyorum ...