Tevfik bey, avluya girince soluklandı, mendilini çıkartmak için bastonunu koluna taktı. Cebinden keten mavi mendili çıkartıp alnında biriken terleri hafiften sildi. Güneş iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamıştı. Ayağındaki beyaz delikli kumaş ayakkabılarına, kolalı kısa kollu beyaz keten gömleğine rağmen terlemişti. Yaz kış fanilasını çıkartmazdı, en son istediği şey üşütüp hastalanmaktı. Kadim dostunun Yunanistan'dan getirdiği beyaz fötr şapkası günlük yürüyüşlerinin ayrılmaz bir parçasıydı.
Apartmanın altındaki berber dükkanından fırlayan Ömer kaptığı gibi hasır tabureyi soluklanması için Tevfik beye seslendi ve aynı anda da içeriye çırağına dönüp hafif kızgın bir tonda kahvelerini hazır etmesini istedi. Bu bir ritüeldi, hergün yürüyüşten dönen Tevfik bey, berber dükkanında sade kahvesini yudumlar, yanında da bir bardak buz gibi su ile kaşığında damla sakızı hazır olurdu. Sokakta oynayan çocukların haylaz ve neşeli sesleri karışırdı konuşmalarına. Araba geçmezdi 1330 sokaktan, çıkmaz sokaktı, sessiz bir köşeydi. Yan apartmanın altındaki çiçekçi Remzi de gelir katılırdı bazen bu sohbete.
Her seferinde Tevfik bey hanımının evde beklediğini bahane eder ve kalkardı sohbetten. Apartmandan içeri girdi, o tanıdık limon kokusu ve serinliği içine çekti . Tevfik bey bastonu elinde merdivenlerinden ağır ağır çıkarken o gün öleceğini bilmiyordu.
Çok prensipli ve bir o kadar da dakikti. Hayat hep onun yeme içme, yatma ve diğer rutinleri etrafında dönerdi. Zerrin hanım alışmıştı buna, aynı saatte hatta aynı dakikalarda hep aynı şeyler, onun için rutinden çok monoton. Çevirdi anahtarıyla açtı kapıyı Tevfik bey, mutfakta önünde önlüğü Zerrin hanım öğle yemeği hazırlıyor, telaşsız, emin hareketlerle. Şöyle bir dönüp baktı kocasına, kuru bir hoşgeldin geveledi ağzında ve düşündü ne zaman bu kadar yabancılaştığını bu adama ve nefretin beynini nasıl böyle ele geçirdiğini. Kuruladı acele acele ellerini önündeki önlüğe ve buzdolabına yöneldi. Yine kaçamak bir bakış fırlattı kapıda terliklerini giyip, odasına doğru giden adama. Evin panjurları inik, açık pencerlerden içeri meltem esiyor , bu yaz günü öğle saatinde mutfağı bir vahaya çevirmiş. Yine de boncuk boncuk terlemiş Zerrin hanım, mutfağın sıcaklığı mı onu terleten yoksa birazdan yapacağı işin ağırlığı mı ?
Gri rengi atmış bir bermuda ve pipo yanıklarından delik bir atletle ayağındaki terlikleri sürüye sürüye geldi salona Tevfik Bey . Oturdu koltuğuna , o da yanıklarla dolu pipodan. Yere atılmış gazetelerden birini açtı , saatine baktı, tam ağzını açacaktı ki Zerrin hanım göründü salonun kapısında. Duraladı bir an, bişey söylemek istedi vazgeçti. Tam zamanında gelen vişne likörünü aldı tepsiden Tevfik bey. Her sene bahçeden gelirdi vişneler, kasayla, Zerrin hanım şerbet yapar, bekletirdi bir yıl ikram etmeden ki, şerbet liköre dönsün, kekremsi tat iyice yerleşsin, içenin tadı damağında kalsın. Öğle yemeği öncesi bu da bir ritüeldi işte, karı koca oturup karşılıklı likör içerlerdi. Ne zamandır Zerrin hanım suskundu , konuşmadıkları ne varsa içine ata ata kendi kendine beslemişti nefretini.
Tevfik bey kiremit rengi kristal bardağı şöyle bir ışığa tuttu ve biraz koyu olduğunu vurgulayıp, bir yudumda içti hepsini. İçini bir sıcaklık kapladı, sonra bir soğukluk. Elini boğazına götürdü, sonra karısına uzattı , gazete düştü diğer elinden.. Boğuk tanınmaz sesler çıkardı, hiçbir şekilde kıpırdıyamadı. Gözlerindeki, şaşkınlık, korku, yardım isteği birbirine karıştı. Elini bir daha boğazına
götürdü, sanki çıkartmak ister gibi birşeyleri ve sonra tekrar uzattı son bir gayretle Zerrin hanıma. Karısının Gözlerindeki acı pırıltıyı gördü, kızına attığı tokatın ertesinde bavulunu alıp, bir daha dönmemecesine evden çıktığı an görmüştü aynı bakışı . Anladı herşeyi ve gözlerini bir daha açmamak üzere kapattı. Kafası düştü, havadaki eli de.
Karanlıktı çok karanlık, sokak lambasının salona dolan donuk ışığı dışında zifir karanlıktı ev. Zerrin hanım kaç saattir böyle koltuğun ucunda, her an kalkacakmış gibi oturduğunu hatırlamıyordu. Elleri tepsiyi sıkmaktan morarmış, yerde koyu bir leke, vişne likörü dökülmüş, bardak yan yatıyor halının üstünde, içerden bir yanık kokusu.
Kapıda bir tıkırtı, biri kapıyı açmaya çalışıyor sanki. Arkadan boğuk sesler geliyor kulağına.
Yanık kokusuna geldi konu komşu diye düşünüyor Zerrin hanım ve yerinden kalkıp açıyor kapıyı yeni bir başlangıca.
17 Mart 2014 Pazartesi
4 Mart 2014 Salı
Yüksek Ökçeler
Yürümesini bilene yakışır yüksek ökçeler..
Bilmeyen takılıp düşer, tökezler..
Yürümek de tecrübe ve bilgi ister. Öyle herkesin harcı değildir, bir dengedir . Hayranım her adımı bir öncekinden daha keyifli, adeta çıplak ayakla parmak ucunca yürür gibi rahat yürüyen hatunlara.
Ben yüksek ökçeli bir ayakkabı giyeceksem bir gün önceden bir telaş alır beni. Acaba nasıl yürüyeceğim? Poposu dışarda kafası önde tavuk misali mi, sağa sola yalpalaya yalpalaya yürüyen bir kaz gibi mi?
Hadi itiraf edelim, amacımız sadece zarif ve şık olmak değil, seksi bir yanı da var bu ökçelerin. Dikkat çekelim istiyoruz.. Kendimizi gösterme çabası ..işte ben burdayım, bakın , beni görün.. İyi de dikkat çekelim derken adım atmayı beceremeyip komik duruma düşmek de var.. Giymesem mi acaba ? Yine dolgu topukları mı giysem, yok yok en iyisi babetlerim ... Önemli olan ne giydiğim değil ki, önemli olan benim nasıl hissettiğim ve nasıl taşıdığım... Zariflik ve seksilik sıfatlarının yanına kendine güven de gelmeli.
Tamam giyeceğim son kararım, tavuk ya da kaz olmak değil amacım, bir tavuskuşu edasıyla dik, vakur ve kendine güvenle yavaş adımlar atarım..
Beyaz bembeyaz, ince burunlu, altları kan kırmızı, yüksek ökçeli bir ayakkabı ayağında. Her adım atışında parkede ahengli bir tıkırtı. Buz mavisi bir kotun altında zerafet ve seksapel akıyor kadından.
Kahvesini alıyor, uzun uzun, salına salına yürüyor kafenin dibine doğru, hiç tökezlemeden, her adımı bir öncekinden daha hızlı...
Son kararım, dolgu topuklarımı giyiyorum bu akşam ! Konu kapanmıştır...
Bilmeyen takılıp düşer, tökezler..
Yürümek de tecrübe ve bilgi ister. Öyle herkesin harcı değildir, bir dengedir . Hayranım her adımı bir öncekinden daha keyifli, adeta çıplak ayakla parmak ucunca yürür gibi rahat yürüyen hatunlara.
Ben yüksek ökçeli bir ayakkabı giyeceksem bir gün önceden bir telaş alır beni. Acaba nasıl yürüyeceğim? Poposu dışarda kafası önde tavuk misali mi, sağa sola yalpalaya yalpalaya yürüyen bir kaz gibi mi?
Hadi itiraf edelim, amacımız sadece zarif ve şık olmak değil, seksi bir yanı da var bu ökçelerin. Dikkat çekelim istiyoruz.. Kendimizi gösterme çabası ..işte ben burdayım, bakın , beni görün.. İyi de dikkat çekelim derken adım atmayı beceremeyip komik duruma düşmek de var.. Giymesem mi acaba ? Yine dolgu topukları mı giysem, yok yok en iyisi babetlerim ... Önemli olan ne giydiğim değil ki, önemli olan benim nasıl hissettiğim ve nasıl taşıdığım... Zariflik ve seksilik sıfatlarının yanına kendine güven de gelmeli.
Tamam giyeceğim son kararım, tavuk ya da kaz olmak değil amacım, bir tavuskuşu edasıyla dik, vakur ve kendine güvenle yavaş adımlar atarım..
Beyaz bembeyaz, ince burunlu, altları kan kırmızı, yüksek ökçeli bir ayakkabı ayağında. Her adım atışında parkede ahengli bir tıkırtı. Buz mavisi bir kotun altında zerafet ve seksapel akıyor kadından.
Kahvesini alıyor, uzun uzun, salına salına yürüyor kafenin dibine doğru, hiç tökezlemeden, her adımı bir öncekinden daha hızlı...
Son kararım, dolgu topuklarımı giyiyorum bu akşam ! Konu kapanmıştır...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)